Wireless Shopper 2.0

“With over 450 mobile devices in North America and an average of 10 new phone launches each week, how do shoppers decide which phone is right for them?

How do marketers influence these purchase decisions?

We’re excited to announce that Google and Compete recently completed their latest research study, Wireless Shopper 2.0, which covers the shifting cell phone marketplace, the rise of the smartphone and the role search plays in the purchase process.”

Kaynak: http://services.google.com/advertisers/us/promos/wirelessresearch

Süreç Odaklı Düşünmek, Optimizasyon & IT Projeleri:

Bill Gates’e atfedilen sevdiğim bir alıntıdır: “Her türlü teknolojinin işletmelerdeki kullanımında ilk kural, otomasyonun verimli bir operasyonda kullanıldığında verimliliği arttırmasıdır. İkinci kural ise verimsiz bir operasyona uygulanan otomasyonun verimsizliği arttıracağıdır” (İng. “The first rule of any technology used in a business is that automation applied to an efficient operation will magnify the efficiency. The second is that automation applied to an inefficient operation will magnify the inefficiency”.
Birçok firma, süreçlerini oluştururken, sürecin kendisinden ziyade, o sürecin organizasyon şeması üzerindeki sahiplerine, diğer bir deyiş ile kişilere odaklanır. Organizasyon şemaları da süreçlerden bağımsız biçimde; hatır, gönül, kıdem ve türlü ilişkiler yumağı çerçevesinde oluşturulduğu için, A noktasından B noktasına en kısa/verimli yoldan varmak niyeti ile başlanan iş, çoğu zaman H noktasına uğrar, D noktasından onay, Z noktasından ıslak imza, J noktasından icazet alarak devam eder. Üstüne üstlük, bırakın optimizasyonu, standardize edilmesi bile güç olan bu sözde süreci bir IT projesi ile sisteme taşımaya kalktığınızda “festival” başlar.
Sırf bu nedenle birçok proje başlamadan başarısız olur, ölü doğar. Akabinde organizasyonların yeni iş yapış biçimlerine inancı kaybolur ve herkesin kendi cumhuriyetini kurduğu ve etrafına duvarlar ördüğü, iletişimin ve koordinasyonun eksikliği nedeni ile perakendenin özü olan dinamizm ilkesinden “tapu ve kadastro bürokrasisi” çalışma prensiplerine sarılarak uzaklaştığı, dolayısı ile çağın gereksinimlerini karşılayamayarak rekabet dışı kaldığı birçok örnekten bahsetmek mümkün olur.
Konjektürün de etkisi ile sürekli verimlilikten bahseder olduk ve IT projelerine sarıldık. Peki kaçımız sadece süreç optimizasyonu ile büyük verimlilik artışları altına imza atabileceğimizin farkında? Basit düşüncenin herzaman en doğru yöntem olduğunu anlatırken sık kullanılan bir örnektir: Amerikalılar, yerçekimi nedeni ile uzayda yazmayan tükenmez kalemi yazar hale getirmek için milyon dolarlık ARGE yaparken, Ruslar kurşun kalemle işlerine devam ederek aynı sonucu almışlardı. Acaba A noktasından B noktasına varma sürecinin, bizim halihazırda kullandığımızdan daha kısa ve basit bir yolu olabilir mi?

Fashion 101: Copyright Laws in Fashion

TED’de izlediğim Johanna Blakely’nin sunduğu, Moda perakendesinde telif hakları konusu oldukça ilginç. Mesele sadece sinema, müzik veya yazılım endüstrisinin problemi olmaktan çoktan çıkmış durumda ve kimi zaman modanın varolan durumdan fayda sağladığını da görmek mümkün.

Keyifle izlenen bir sunum, herkesin vakit ayırmasını öneririm.

Geleneksel Mağazacılık/ Üreticilik/ Toptancılık İş Yapış Biçimlerinden Perakendeciliğe Geçiş Serüveni:

Yerli markaların hikayelerine yakından baktığımızda, bugün perakende alanındaki majör oyuncuların gelişme safhalarında önemli benzerlikler görüyoruz. Özellikle 80’li yıllarda liberalleşen ekonomi ile birlikte artan talebe karşılık vermeye çalışan müteşebbüslerin kurduğu yapılar, rekabetin oldukça sınırlı kalması ile de, neredeyse 10 yıl boyunca süren hızlı bir büyüme grafiği yakaldılar.
Perakendeciliğe geçişin temelde 3 konvansiyonel patikası oluşmuş bu zaman diliminde:
1) tek mağaza ile başlayıp işlerin artan talebe bağlı olarak büyümesi ile satış noktası sayısını önce kendisi, akabinde güvendiği kimseler vasıtası ile büyüten fakat belli bir büyüklüğe geldikten sonra kişiye bağlı yapılardan kurtulmak adına, sistem, süreç ve insan kaynağını yenileyerek, standardizasyon ve kurumsallaşmaya daha fazla önem veren, dolayısı ile mühendislik anlamı ile perakendeci olmaya çalışan firmalar;
2) (özellikle yabancı markalara fason) üretim yaparak elde ettiği sermayeyi, gerek yabancı perakendecinin iş yapış biçimlerini, gerekse elde edilen kar marjının sağladığı faydayı görerek/içselleştirerek perakendeci olma yoluna giren şirketler;
3) arz-talep kavramlarının, talep lehine dengesinin bozulduğu bu dönemde, ilkel sermaye birikimini tamamlayan ancak çağın son 10 yıldaki dinamikleri çerçevesinde hızla marj ve çoğu zaman müşteri kaybeden; nihai müşteriye odaklanılması gerektiğini farkeden, özünde toptancı markalar.
Ve elbette bu 3 patikanın el ele veya ardışık gittiği hibrit modeller…
TR’de, özellikle FMCG alanında baskın bir Alman ekolü ile perakendeciliği öğrenen ve/ya bu ekolün iş yapış biçimlerini kendi lokal ihtiyaçlarına uyarlayan birçok firma, zaman içerisinde Fransız ekolünün de etkisi altına girmiş idi. FMCG sektöründe TR’de yeterince etkin olamayan İngiliz ekolü ise, TR’nin fasonculuk tarihi nedeni ile moda perakendesinde oldukça etkin bir hale gelmişken fiyat baskısının globalleşen rekabetle artması ile, Alman ekolü, moda perakendesini, FMCG’dekine benzer bir ayrışım noktasına getirdi. Amerikan ekolü ise TR perakendesinde, dünya perakendesine oranla çok küçük bir rol oynarken, TR’nin alanındaki en büyük lokal oyuncusu, hantal yapısı ile perakendenin özü olan dinamizmi kaybetmiş ve örnek bir iş yapış biçimi olmaktan uzak kalmıştı. Son dönemde önemi giderek artan tüketici elektroniği pazarında da, -yakın tarihimize bakılır ise- benzer dinamikler söz konusu olmuştu.
Önce ’90’ların sonu, akabinde 2001 finansal krizi sonrasında  ayakta kalmayı başarabilen firmalar, 2003-2007 yılları arasında gerek finansal maliyetlerin düşmesi (ucuzlayan ve bollaşan para), gerekse AVM’ler kanadında şişen balonların lokomotif olması ile birlikte önemli bir ivmede büyüme yaşarken, 2008 yılında hissetmeye başladığımız global kriz ile büyük bir hüsran yaşayan perakendeleşmekte geciken ve halen geleneksel modellere bağlı kalan organizasyonlar, kriz esnasında ve sonrasında yapısal bir dönüşüme girmek durumunda kaldılar.
Bu dönüşümler ise Türkiye’nin -genç ve gelişen nüfusu nedeniyle- önündeki en önemli potansiyel alan olan perakendenin temellerini ve/ya perakende binasının yükselişinin ilk katlarını oluşturacak. Dolayısı ile son 25-30 yılın analizi bizler için önemle üzerine düşünülmesi, herbir takvim sayfasından ayrı dersler çıkarılması gereken bir dönem. Şimdilerde yönetici konuma gelmiş birçok sektör çalışanının o dönemlerdeki deneyimleri, anıları, anekdotları ve şimdiki uygulamaları, hepimiz için bir ders niteliğinde olacaktır diye düşünüyorum.